Yine takılı kaldığım 90’ların içinden çıktım 5 dakika önce. Her şey ne kadar lezzetli, ne kadar ulaşılmaz ve ne kadar kıymetliydi. Kral TV VJ Bülent en saykodelik Serdar Ortaç şarkısını anons ederken altta geçen yazıları takip etmeye çalışırdık. İnsanoğlu hep bir varoluş çabasında olduğundan muhtemel ve en iyi ihtimalle 1–2 yıl süreceği aşkını o alt yazılarında haykırırdı. Bu büyük bir meseleydi. Derdim ki; “Vay be Mahmut’a bak. Hatice’yi çok seviyor. Ya Hatice’nin babası bu yazıyı görürse? ” 🙂 derdimi seveyim canım masumiyetim. Öperim seni elma yanaklarından.
Photo by Monika Kozub on Unsplash
Sosyal olmak için ne yapardı insanlar? Cep telefonları var ama yirmi kişide bir. Zaten trilyon pahalı operatörler. Babamın vardı. Elime alamazdım ne kadar kıymetliyse artık. Instagram yok. Kimsenin muhteşem hayatını en ince detayına kadar görmüyoruz. Mutlu ilişkileri izlemiyoruz. Şahane tatil fotoğrafları yok. Fujifilm ve Kodak var çünkü. Negatifleri var onların. Minik siyahi kareler. Işığa tutup anın güzelliğiyle renklendiren zihinlerimiz. Şimdilerde de var nostalji başlığı altında satışta bir yerlerde. Meraklısı olmadıkça ilgileneni olmayanlar çöplüğü. Bak bu cümle insanlar için de geçerli olabilir. Ne diyordum “sosyallik” Kimsenin hayatı bu kadar ortada değilken nasıl bir bütünün parçası olunabiliyordu? İsim ve soyadını yazarak ulaşabildiğimiz kişi sayısı bir tuş darbesi kadar uzak artık. Bulamadıklarımız da “gul_guzeli” falan şeklinde takılıyorlar. Bulduğumuzda da başımız göğe eriyor mu? Orası tartışılır.
Acaba diyorum bana bu kadar lezzetli gelen erişilmezlik miydi? Dokunulmazlık mıydı? Artık özel sayılmayan alanları mı özlüyorum? Ben de kullanıyorum bu sosyal medya zımbırtısını ama çoğu yediğim yemek, gittiğim bir mekan, o gün sürdüğüm rujun rengi ya da çıktığım date’leri paylaşmıyorum. Hala dysonlarımı görücüye çıkarmadım. Sanırım bu yüzden sıkıcıyım. Bana kalsın istiyorum bazı anlar. O güzelim anlar bana kaldıkça benim de yerimde kaldığım zannediliyor ve bu durumdan aşırı memnunum. Sadece bana ait olan şeylerin kıymetini başkalarının kamuya mal olan hayatlarını izlediğimde fark ediyorum. Benim için gerçek lüks “o meşhur logo” değil de erişememek. Size bahsettiğim yıllarda muzun ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayanınız varsa bana bir el sallasın da yalnız yaşlanıyor olmayışımı kutlayayım. Lüks derken burada bahsi geçen her nesne maneviyat içeriyor.
Aklıma ilk gelen lüks muz değil (Sesli gülüyorum). Ev fiyatındaki çantalar, ev fiyatından pahalı olan yatlar ve ev fiyatının yarısı kadar olan nemlendirici kremlerin varlığından haberdarım. Bunlar paralarının nereden geldiğini bilmeyenlerin meselesi. Ben 8/5 kamu çalışanı seçeneğinden devam ediyorum müsaadenizle. Garibim kamusal zihnimin kurduğu endekse bak ev fiyatları ya da çeyrek altın. Bize bu öğretildi çünkü. Anlattığım şey tam da bu işte. İşin var, maaşın, evin, araban, yaz tatilin tamam mutlusun. Mutlu büyüyen çocuklar. Huzurlu aile birliği. Refah içinde yaşayan bir toplum. Bunu yazarken şimdilerde içinde bulunduğumuz durumu düşünüyorum ve kahroluyorum. Ben kendimden olan bir parçayı dünyaya getirmezken işte hep bu en küçük yapı taşıyla devam ettim kararıma. Mutluluk. Bizim yaşadığımız çocukluğun onda birini yaşayamayacak kaos ve öfke dolu vatanında. Ben ona bana sunulanların yarısını bile sunamayacağım ve bu bahsettiğim şey maddi olanaklar değil.
Gündem yüzünden takıldım kaldım o malum 90lara. Hastanelerden korkuyorum çünkü çocuklar istismar ediliyor. Kimsenin “onlar arkadan havlarrararar” falan şeklindeki müziklerine, eğitim sisteminin artık sistem dışı oluşuna, olası bir afet durumunda toplanılacak kent meydanlarının legolarla yapılsa bile daha sağlam olacak binalarla doldurulmasına, fikir özgürlüklerinin parmaklıklar arkasına tıkılmasına, hayvanların katledilmesine, çakarlı arabalarda gezenlere tahammülüm kalmadı. Tüm tahammülsüzlüklerim beni müteahhit yaptı. Kendimi betonarme isteksiz bir ruha çevirdim. Beni a noktasından b noktasına taşıyacak uzuvlarıma beton döktüm. Kalbimin kırıklıklarından tamir edilemeyecek hasarlar almamak için içimi kolonlara ve kirişlere boğdum. Temelim neyse ki sağlamdı.
Müteahhitlik Erası was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.















Leave a Review